Hakkımızda

Hedef

7 Ekim'den hemen sonra, uluslararası toplumun kendi ağırlığını Filistin'den yana henüz koymamış olduğu ilk birkaç ayda, — yani henüz Batı'nın onayı çıkmamışken — hümanizm gibi Batılı değerleri ihtiyaç duydukları bir derişimde programlarına katmış olan Türkiye'de nasyonalist ve seküler dinci kanat, kendisinin ürettiği ortalama algının neye tekabül ettiği konusundaki somut örnekleri bize vermişti: O zaman, aşırı-sağ, Filistin yanlısı eylemlere bir kontra-eylem olarak bu boykot edilen yerlerde pozlar vermiş ve Siyonist şirketleri affirme etmişti. Biz de, yani sağlam ve sıhhatli haber almaya ihtiyaç duyan insanlar; bu algının daha ortalama ve pasif olarak vücut bulduğu seküler algının reflekslerinde "Arapların topraklarını sattıkları" gibi dışavurumlarla vücut bulduğunda Türkiye'deki Kemalist eğitimin ürettiği kolektif bilincin — toplumun vasat algısına —, bu algının ortalama insanın arzu ve algıları üzerinde tekasüf etmesi vehçile rastlamıştık.

Şovenizm. Kemalizm. Siyonizm. Totalitarizm. Bu kavramların bir önceki paragrafın içindeki gizil ardışıklıkları hedefimizin vuzuha kavuşmaya başladığı ilk yerdir. Bir toplumdaki haber kaynaklarının üretimi, yani modernizmin ileri sürdüğü medyatik kanon ve o toplumun tarihinin ileri sürdüğü edebî kanonun mutlak angajmanı, o toplumun haber edinme alışkanlığındaki tercih ve biçimleri zapt eder. Ve bu sentez kanonun temel bir gerçeklik olarak ifade etmek, o kanon altındaki hiçbir kimsenin belirli bir haberin "rağbet görmediği" gerekçesiyle doğruyu iletmekteki fail mücadelesindeki sorumluluğunu düşürmediğini ifade etmekle aynıdır. İşte bu sorumluluğun düşmemesi elimizde çeşitli soruları yeniden canlandırır. Ve bu soruların birçok sorunun genel birer temsilleri olduğunu biliriz. Örneğin,

  1. Geçtiğimiz on yılda Ortadoğudaki siyasetini belirleyen Türkiye, kendisine yön verici olarak hangi ortalama algıları ve hangi beklentilerini seçmişti?
  2. Türkiye'de Siyonizmle mücadele konusunda, doğru bilgi edinme ve düşünme aracılığıyla üretilecek imkânlar nelerdi?

Böylece, her hâl ve karda başımıza örülmüş çoraplardan söz ettiğimizde, düşünmekte olduğumuz şeylerin önümüze belirli kavramları arka arkaya getirmesi bizi bir olguyla karşı karşıya getirir: Bugüne kadar Türkiye'de Suriyelilere gösterilmiş ırkçılığı yayan ve buna rağbet eden insanlarla, Gazzelilerin başlarına gelen her şeyi hak ettikleri düşüncesini yayan ve buna rağbet eden insanlar, aynı insanlardı. Ve daha kötüsü, bu "aynı kişiler"in Türkiye'de şimdi sergiledikleri bilinçli sessizliği göz önüne alırsak, bu sessizliğinin sebebinin, aslında onların zihin durumunu terkip eden temsilci üstbenlik olan — yani geçtiğimiz iki dünya savaşından sonra Batılı değerlerin bir formu olarak hayatını sürdüren Batılı — "uluslararası sivil toplumun" Filistin'den yana koyduğu tercih olduğunu da fark etmiş oluruz. Yani kısacası, geç de olsa bugün — 2024'te — söylem gücünü Filistin'den yana koymuş Batı olmasaydı, bu insanlar İsrail destekçisi olduklarını da gizlemeyeceklerdi. Aslında bunlar, Frantz Fanon'un sömürge sonrası sömürge toplumuyla ifade ettiği çok temel gerçeğin önemli örnekleridirler:

Ulusal burjuvazi, Batı burjuvazisinin acentesi olmak rolünü hiç aldırmadan ve büyük bir gururla oynar. Bu kârlı rol, bu küçük hesapçılık, bu dar görüşlülük ve hırs eksikliği, ulusal burjuvazinin tarihsel rolünü yerine getirme yeteneksizliğinin semptomlarıdır. Bütün ulusal burjuvazilerde ortak olan dinamik ve öncü nitelikler, onda acınacak ölçüde noksandır. Sömürge ülkelerinin ulusal burjuvazilerinin yüreğinde zevk ve sefaya düşkünlük egemendir — çünkü tedrisinden geçtiği Batı burjuvazisiyle kendini psikolojik düzeyde özdeşleştirmiştir. Batı burjuvazisinin olumlu yanları olan keşif ve buluş gibi ilk aşamalardan geçmeden, onun olumsuz ve yozlaşmış özelliklerini almıştır. Sömürgeleştirilmiş ülkelerin doğmakta olan ulusal burjuvazileri, Batı burjuvazisinin son aşamasıyla özdeşleşir. Kestirme yolu seçtiğini de sanmayın; aslında sondan başlamıştır. Gençlik ve ergenlik dönemlerinin coşkusunu, cesaretini ve kararlılığını yaşamadan çoktan yaşlanmıştır.

⋮

İktidara gelen sömürge burjuvazisinin eskiden yabancıların ellerinde tuttuğu işleri kapmak için sınıf saldırganlığını kullandığını belirtmiştik. Burjuvazi, bağımsızlığın hemen ardından sömürgeciliğin insan cismindeki hastalıklı sonuçlarıyla karşı karşıya kalır: "Ulusal onuru zedeleyen" avukat, tüccar, toprak sahibi, doktor ve yüksek mevkideki memurlara karşı acımasız bir mücadele yürütür. Yönetici sınıfların millileştirilmesini ve Afrikalılaştırılmasını hararetle savunur. Aslında yaklaşımındaki ırkçılık giderek artmaktadır. Bu işlere kendisinin sahip olması gerektiğini sertçe söyleyerek hükümetin karşısına dikilir. Her bir işi alana dek de hükümeti sıkıştırmaya devam eder. Kent proletaryası, işsiz kitleler, küçük zanaatkar ve küçük esnaf da bu milliyetçi tavra destek verir; ama adil olmak gerekirse, yalnızca burjuvazilerin tavrını taklit etmektedirler. Ulusal burjuvazi Avrupalılarla rekabete nasıl girdiyse, esnaf ve zanaatkârlar da kendi uluslarından olmayan Afrikalılara karşı mücadeleye başlarlar. Fildişi Sahili'nde açıkça ırkçı olan ayaklanmalar, Dahomey ve Yukarı Volta halkına yönelmişti. Bunlar ticareti büyük ölçüde ellerine tutuyorlardı ve bağımsızlık ilan edilince Fildişi Sahili halkının düşmanca gösterilerinin hedefi oldular. Milliyetçilikten aşırı milliyetçiliğe, şovenizme ve ırkçılığa geçtik. Bu yabancıların orayı terk etmesi istenir, dükkânları yakılır, pazar tezgâhları kırılı, bazıları linç edilir; bunların sonucunda Fildişi Sahili hükümeti, yabancılara gitmelerini söyleyerek yurttaşlarını memnun eder.

⋮

Avrupalılar genç ulusun aydınlarının ve ticaret burjuvazisinin hırslarına set çekerken, şehirlerdeki halk kitlesine göre, asıl rekabet edilmesi gerekenler başka ulusun Afrikalılarıdır. Fildişi Sahili'nde bu rakipler Dahomeylilerdir, Gana'da Nijer sakinleridir, Senegal'de ise Sudanlılardır.

Peki Türkiye'de kimlerdir? Bu sorunun cevabını bize Türkiye'nin cumhuriyet tarihi vermiştir. İşte, hedefin açılımına bir kez daha yaklaştığımız yer burasıdır. Çünkü hedefin kendisini doğrulttuğu şu her iki problemin, aslında aynı problemler olması demektir bu:

  1. İsrailli kimliği için Filistinliler kimlerdir?
  2. Türkiye'deki ulusal burjuvazi için ötekiler kimlerdir?

Bu her iki soru da aynı sorulardır. Ve böylece çözümleri de aynı olacaktır. Bu tek soru ise bizi daha genel bir bunalıma götürür böylece.

Suriye'deki devrimden sonra bu konunun büyük bir bölümünü elinden kaçırdıktan sonra, dönüşün "meşruiyet" kazanması gibi yeni argümanlarla Türkiye'de aşırı-sağ kanat ve diğer hizipler siyasi varlıklarını bu duruma göre yeniden kalibre etmişti. Bundan önce ise tıpkı büyük bir endüstri ihtiyacı için Holokost'ta ölmüş olan Yahudi sayısının sürekli arttırılması ve onlara beslenen duyguyla sömürülecek bir hayali kaynak yaratılması gibi, Suriyelilerin sayıları bu kanat tarafından sürekli hayalî olarak arttırılmıştı. Böylece sonunda elde edilen rakamlardan üretilen kaynak, negasyon yoluyla üretilecek bir kimliği teşkil edecekti. Eğer böyle olmasaydı bu partinin üyeleri kavga ettikleri sırada ancak onlara "buraya Suriyeli mi girdi, Afgan mı girdi?" diyerek teskin edilebilirler miydi? Demek ki, onları yatıştıran içeriye bir Suriyeli'nin girmemiş olmamasıydı. Ama daha önemlisi: Onları teskin eden şey, aynı zamanda dışarıda bir Suriyeli'nin olmasıydı. Yani ne kadar içeriye her an gelebilecek bir Suriyeli'nin olması ihtimaline karşın kurulmuş ise bu kimlik, bir o kadar da içeriye her an gelebilecek bir Suriyeli'nin olması ihtimali sayesinde kurulmuştu. Yine eğer böyle olmasaydı, sokakta insanlar Suriyeli olmamalarına rağmen "Suriyeli değilim." yazılarını seyyar arabalarına yazmazlardı.

Bu bakımdan bu üretilmiş kimlikteki birçok nüve, 1949'dan sonra İsrail'in Arap azınlığı haline getirilen Filistinliler üzerinden inşa edilen İsrailli kimlikle benzerlik taşıyordu. Ilan Pappe'ye göre,

Haddizatında onlar Arap'tı; onların kimliği İsrail'deki Yahudi'nin kimliğinin en açık imleyeni idi. Avrupa'da Yahudiler Hristiyan olmayanlardı, Arap dünyasında ise Yahudiler Hristiyan ya da Müslüman olmayanlardı. Bu dini bir tanımlamaydı. Yeni Yahudi devletinde ise Yahudi etnik bir kimlik haline geldi ve bir Yahudi, açıkça görüldüğü üzere, "Arap" olmayan kişi demekti -ancak herhangi bir Arap değil, Filistinli Arap. Böyle bir tanımlama yapılmasaydı, - İsrail kanun yapımı ve yönetim tarihinde daimi bir sorun olan- Yahudi kimdir sorusu dini ve milli tanımlar arasında cevapsız kalacaktı. Elbette Arap Yahudiler ya da Arap ülkelerinden gelen Yahudiler vardı, ama onlar kendi istekleriyle ve yukarıdan dayatılan bir politika vasıtasıyla Arap kökleriyle bağlarını koparmışlardı. Arapça isimlerini İbranice'ye çevirmişler, ana dilleri olan Arapçaya, tarihlerine ve köklerine mesafe koymuşlar ve Aşkenazi - yani Avrupalı- toplulukla kaynaşmanın en iyi yolu olarak güçlü bir Arap karşıtı pozisyon almışlardı.

Suriye üzerinden Arap Baharı'ndaki politikalarını süreç uzayınca çark ettiren ve Biden'in seçilmesiyle 2020 itibariyle dış politikasını değiştirmiş olan Türkiye işte bu Arap karşıtı pozisyonu/beklentiyi karşılamıştı. Böylece Türkiye'deki insanlar 7 Ekim'i de benzer beklentilerle karşılamışlardı. Biz, işte bu pozisyonu, Türkiye'de üretilmeye çalışılan ve hep yeniden üretilen bu kolonize-kimlik ile anlıyoruz.

Kolonize-kimlik

Peki bu karşı karşıya olduğumuz kolonize-kimlik geçtiğimiz mezkur on yılda neye tekabül etmişti? Nasıl yeniden üretilmişti?

Karşı karşıya olduğumuz kolonize-kimlik ya da onu mutlak olarak taşıyan program, mezkur bağlamda siyaseten muhalif durumdaydı. Ama söylemde, yukarıdaki örnekte belirli bir iktidar gücüne sahip olduğunu göstermişti. Üstelik bu muhalif söylem skalasında aşırı-sağ kanat, bu konumunun bilincinde olarak kendi imajını bir çığırtkana dönüştürme rağmına yaptığı siyasetin hiçbir zaman doğrudan etken iktidar olmayacağını kabul etmişti. Bu yolla, nefretin ya da herkesin içinde biraz varolan faşizmin ortaya çıkmak için bulduğu sebepler ve mevki üzerinden kendisini aşkın bir söylem üretmiş olan sağ-kanat, belirli bir vasatta tıpkı seçmenlerin ona oy vermiş olduğu ve onun iktidara geldiği bir durumda üretebileceği söylem gücü kadar tesirata sahip olmuştu. Yani bu kimliğin temayülünün onu alımladığı medya alanında bu etkili alan doğmuş oldu ve kendi programlarını — artık bir karşılığı olduğu için — bu arza kalibre eden, rey bildirmek konusunda bu konuya icbar edilmiş olan sair hizipler de oluşturacakları söylemle aşırı-sağ kanadın siyasetinde söylem olarak massedilmişlerdi. Yine de bu muhalif alan doğrudan iktidar değildi. Buna rağmen söz konusu durum, sağ'da aşırı-sağ'ın çok istediği bir tat, arzu edilen bir beklenti bıraktı. Bu, sağın içinde biraz aşırı-sağ'ın işlevini gören filisterlerin tepkisel olarak doğmuş olmasıydı. Çünkü sağın aşırı-sağ'a verebileceği en doğal tepki buydu: Aşırı-sağ'a gerçekten de ihtiyaç olmadığını söylemek. — Tıpkı sağ'ın, solun taleplerini de massetmesi gibi. — Böylece sağ için artık ırkçılığı reddetmek estetik olarak modası geçmiş özgeci bir davranışa dönüştü. Artık göçmenleri seven birisi olarak görünmek, onları kötü gösteren ve bayağı bir görüntüydü. Ve bu yükü yüklenen önceki seçmenler, daha önceden onlara ev sahipliği yapmış olmanın verdiği "haklar" ile artık göçmenlerden rahatsız olmaya başladı: Göçmenlerinden. Fakat bu, sağın kendi içinde ve kendiliğinden aldığı bir kararla olmadı. Böylece tepkisel doğasından onun tam da aşırı-sağ'ın küçümseyici diline tepki olarak üretilmiş bir teslimiyet olduğunu anlamıştık. Çünkü, bir kolonize-kimlik dürtüsü olarak gizli bir üstünlük arzusunun vermiş olduğu şehvetle, aşırı-sağın faşizmini gerçekçilik ya da "rasyonalizm" dili üzerinden kurması, söz konusu dilin taşıdığı siyasi argümanlardan ziyade, tonundaki küçümseyicilik aracılığıyla rakiplerine saldırmasına yol açmıştı. — Tıpkı kapitalizmin daha önce sosyalizme yaptığı gibi. — Ve bu dil, söz konusu reflekse, yani kültürel olarak Müslüman olanların da artık göçmenlerden bıktığını "itiraf etmesine" yol açtı.

Şimdi, bu vakıayı niçin hatırlatma gereği duyduk, veyahut Türkiye'deki Filistin duyarlığını niye ulusal burjuvazinin algıları üzerinden anlatmak gerekti? Şunun için: Demokratik uzlaşım, bu söylem kavgasında bir kayma üretmişti. Siyaseten arzu edilen elde edilmemiş olsa da, sağ'daki siyaset gitgide sekülerize edilmiş ve bu söylemin etkisi kimlik üzerinde cari olmuştu. Ve bu, zaten arzu edilen kötülüğün bir kısmını yeterince üretmişti. Ve sonuçta siyasî kavga, bu skalada insanların kimliklerinde bazı hatları belirlemişti. Veyahut: Bu hatların üzerini yeniden çizmişti.

Şimdi yalnızca tek bir örnek üzerinden incelediğimiz kolonize-kimlik yapısını, yani her talep ve iradeyle değişikliğe uğrayan bu kimliği anlamak için kendimize şu soruları soralım:

  1. Türkiye'deki ulusal burjuvazi için ötekiler kimlerdir?
  2. İsrail'de yaşayanlar için Filistinliler kimlerdir?

Çünkü bu soruları sormak, aşağıdaki soruları sormakla aynı anlama gelmektedir:

  1. Son on yılda Ortadoğudaki siyasetini belirleyen Türkiye, kendisine yön verici olarak hangi ortalama algıları ve hangi beklentilerini seçmişti?
  2. Türkiye'de Siyonizmle mücadele konusunda, doğru bilgi edinme ve düşünme aracılığıyla üretilecek imkânlar nelerdi?

Bu soruları kimlikler ve bilinçler üzerinden sormamız birincil derece önem arz etmektedir. Çünkü bugün kendileri üzerinde, ilerleyen süreçte kaybolacak birçok anlamı taşıyan sloganlar ve politik pozisyonlar, yakın gelecekte anlamını yitireceklerdir.

Böylece Kanonun hedefi çeşitli alt sorularla aynılaştırdığımız bu bu kolonize-kimlik probleminin karşısında netliyor: Kanon, vücudunu kendisine, Türkiye'ye ve İslam coğrafyasına dönerek üreteceği söylemin alanını buraya karşı doğrultuyor.

İletişim

Kanon hakkında daha fazla bilgi almak, görüş ve önerilerinizi iletmek için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

[email protected]